MARAŞ

MARAŞ

Bundan 42 yıl önce, 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta Türk faş-izmi, Alevi mahallelerine sal-dırdı; en az 120 kişi vah-şice ka-tled-ildi. Evleri ve dükkanları ate-şe verilen Aleviler, kenti terk etmek zorunda bırakıldı. Özellikle o günleri yaşayanlar için hiçbir zaman yüzleşilmemiş bu kat-liam, kanayan bir yara olmayı sürdürüyor.


Bugün Almanya’nın Mannheim kentinde yaşayan Mauş Toklu da katliamda abisi Hüseyin ile eşi Kalender’i kaybetti. “Ben bunları ne zaman ki ölürsem, beni köyüme götürüp gömerlerse, işte o zaman unuturum” diyen Toklu’nun hikâyesini, araya hiç girmeden, kendi cümleleriyle aktarıyoruz:

‘Evleri numaralandırıyoruz’
Katliamdan bir hafta önceydi, evleri kırmızıya boyuyorlardı. Rahmetli annem, “Ne yapıyorsunuz oğlum?” diye sordu. “Teyze biz evleri numaralandırıyoruz” dediler. Evler zaten numarasızdı, biz de “Herhalde kamu çalışanlarıdır, işlerini yapıyorlardır” diye düşündük. Bir tuhaflık olduğunu hissediyorduk ama emin de olamıyorduk. Onlar gitti, biz peşlerinden öylece baktık. Şu anki kafamız olsaydı, o boyaların üstünü hemen kireçlerdik.
Aradan beş gün geçtikten sonra Maraş’ta yürüyüş yapıyorlar. 2 asker öldürülmüş diye bir söylenti yayıldı. Abim Hüseyin geçimini sağlamak için seyyar satıcılık yapar, sebze meyve satardı. O gün eve apar topar geldi, “Her tarafı yakıp yıkıyorlar, ben de o yüzden çıktım geldim” dedi. Haberlerde sürekli “Maraş olayları önlendi” deniliyordu, biz de inanıyorduk. Meğer öyle bir şey yokmuş. Önlendi dedikleri saatten sonra her taraf yanıyordu ve olaylar daha da büyüdü. İkinci gün daha da alevlendi. Bu sıralarda haberlerde halen “Olaylar önlendi” denilip duruluyor. Akşama doğru mahallede kimi kaçtı, kimi öldü, kimi yaralandı ama biz evimizde kaldık. Annem, babam, abim, kardeşlerim ve kocam evden çıkmadık. Üçüncü gün durum yine aynıydı ve biz kapının önünde oturuyorduk.

Tabutla silah taşıdılar
Dediler ki, Bağlarbaşı’nda bir tarlanın içinde bir askeri vurmuşlar. Tarlaya doğru bir tabut götürdüler, asker cenazesini almak için. O zamanlar pek ev yoktu, her yer düz araziydi, çıplak gözle uzaklar görülüyordu. Biz de kapının önünden tarlaya gidenlere bakıyoruz. Rahmetli kocam dayanamadı, gitti, tabutun altına girdi, yardım etti. Bizde hocalar, “Yedi adım atmaya hakkımız var” derdi. Kocam geldikten sonra bana, “Mauş” dedi, “bu cenaze ne kadar da ağırdı, belim kırıldı.” O tabutu sakallı hocalar eşliğinde camiye götürdüler. Hocalar önden gidiyor, besmele çekip ölüye rahmet okuyorlardı. Ertesi gün öğrendik ki o tabutta cenaze değil silah varmış.

Üstüm başım kan olmuştu
Neymiş, din elden gidiyormuş. O silahlarla evlere saldırdılar. Kiminin elinde balta, kiminde satır, kiminde silah, kiminde kazma kürek. Evlere saldırdılar. Şu anda İsviçre’de olan abim Yusuf ve dört kişiyi bizim evin bodrumunda samanlığa sakladık. 35 kişi içerideydik. Dördüncü gün ben dışarı çıktım, yengem de benimle geldi. Kocamı evden dışarı çıkardıklarını gördük. “Yapmayın” diye çığlık attım, “Karaoğlan’a kurban kesiyoruz” dediler. Kalender’i vurdular, öldürdüler. Ellerim, üstüm başım kan olmuştu. Biri kapıya geldi, “Git elini yüzünü yıka” dedi, sonra eşimin cenazesine bakıp “Bunu niye vurdunuz, o da bizim gibi abdestli namazlıdır” dedi. Öbürleri ona, “Niye söylemedin, ilk kurşunu da sen sıktın” dediler. Bana “Seni kurtaralım” dediler. Kızdım, “Ben elimi yüzümü yıkamam, böyle kanlı kalsın” dedim. Onlarla biraz ilerledik, sonra yengeme “Tamam, evden uzaklaştırdık, şimdi geri dönelim” dedim. Böyle yapmasaydım, evimizdeki 35 kişinin hepsini öldüreceklerdi.

‘Sünnetsizse öldürelim’
Eve döndüğümüzde önce yerde yatan kocama gittim. Gözleri açıktı. Demek ki gözü çocuklarında kalmıştı. Kocam aynı zamanda amcamın oğluydu. “Emmioğlu” dedim, “Neden gözlerin açık, çocuklarında mı kaldı gözün?” Sonra durdum, tekrar seslendim, dedim,” Bende mi kaldı yoksa gözün?”
Meğer aynı anda abimin evine de girmişler. Abimin evi, bizim evin üstündeydi, iki buçuk yaşında bir kızı ve yedi yaşında bir oğlu vardı. Abim onlara, “Ne olur çocuklarıma bir şey yapmayın, benim kanım size helaldir” demiş. Çocukları bırakmışlar, abimi kapının önüne çıkarıp öldürmüşler. Aynı günde iki cenaze: Biri abim, biri kocam. Orada çocuğun pijamasını aşağı indirmişler: “Sünnetliyse Müslümandır, değilse vuralım öldürelim.” Sanki Aleviler sünnet olmuyor mu? Çocuğun sünnetli olduğunu görünce de bana getirdiler, “Bunu götür, Karaoğlan beslesin” dediler.

‘Gidin, cenazelerinizi toplayın’
Abimin yanına gittim, sarıldım, kucağımda can verdi. Bizim evin olduğu tarafa gittim, iki kişi bizim evin içine girdi, evimizi ateşe verdiler. Bana “Abin Yusuf nerede” diye soruyorlardı. Onu birkaç arkadaşıyla birlikte samanlıkta saklamıştım. “Dün gitti ama nereye gitti, bilmiyorum” dedim. Eve geri geldim, çünkü cenazelerim vardı. Kıştı, soğuktu, karlar yerde donmuştu, cenazelerin başında tavuklar toplanmıştı. Üç çocuğumu aldım ve kendimi askerlerin içine attım. Bir asker bana döndü, “Alevi misin, Sünni misin? Her tarafı yakıp yıktınız!” dedi. Artık kendimi tutamadım, bağırmaya başladım, “Evet, ben Aleviyim, Kızılbaşım” dedim. Bize iki üç asker verdiler, “Gidin, cenazelerinizi toplayın” dediler. 

Ali Tıraş’ı diri diri yaktılar
Evimize geri döndük. Samanlıkta saklanan abime seslendim, “Artık çıkın” dedim. Yusuf abim ve arkadaşları çıktılar. Cennet Şimar vardı, 85 yaşında bir kadındı. Öldürmüşler, kuyuya atmışlar, üstüne de el arabası çekmişler ki kimse ulaşamasın. Onu da çıkardık. Cenazeleri aldıktan sonra bizi Maraş’ın Bağlarbaşı’na getirdiler, oradan da köylere dağıldık. Üç gün sonra Maraş’a cenazeleri toplamak için yeniden geldik. Ali Tıraş 17 yaşındaydı. Çocuğu diri diri yakmışlar, evinin kapısının önüne getirip bırakmışlar. Kemik parçalarını toplayıp Bağlarbaşı’na götürdüler, oradan da köyündeki annesinin boş bir arazisi vardı, oraya defnedildi. Üçüncü gün çocuğun annesi, oğlunun içinde yakıldığı kazandan et parçaları topladı, onları da bahçesinde bir yere gömdü.
Biz tabii cenazeleri toplamaya tek başımıza gitmiyoruz. Sıkıyönetim var, askerlerle birlikte gidip geliyoruz. Ben de Kalender’i ve Hüseyin’i aldım, Pazarcık’ta Derular köyüne götürdüm, defnettim.

Evimi bir kuru ekmeğe sattım Bunların üstüne bir de sıkıyönetimle ve mahkemelerle uğraşıyorduk. Evimi yok pahasına, bir kuru ekmeğe satmak zorunda kaldım ve Maraş’ı terk ettik. Bazıları sonra evlerine geri dönmüş ama başkalarının oturduğunu görmüşler. Tabii ki evlerine el koymuşlar, “Bu ev bizim” demişler. Biz de Pazarcık Narlı’ya yerleştik, uzun süre sıkıyönetimle yaşadık, sonra Almanya’ya geldik. 26 yıldır Mannheim’da yaşıyorum. Abimin eşi hep hastaydı, 10 yıl önce vefat etti, hiçbir zaman iyi olmadı. Ben de bunları ne zaman ki ölürsem, beni köyüme götürüp gömerlerse, işte o zaman unuturum. Abim ölmüş, bacısı niye yaşasın? Çocuklarımı büyüttüm, evlendirdim, torunlarım var ama Maraş Katliamını unutamıyorum. Benim ne işim vardı bu yabancı memlekette ki geldim?
Sonra bir şiir yazdım Maraş’a, onu da söyleyeyim:
“Ekin ektim hiç biçmedim
Köprü yaptım, geçmedim
Çeşme yaptım, su içmedim
Kanlı Maraş’ı ben hiç unutmadım. DENİZ BABİR

autocad lisans

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir