Acaba süt mü içiyoruz

Acaba süt mü içiyoruz

isanın süt ile macerası sekiz bin yılı aşkın bir zaman önce başladı. İlk çiftçiler ineklerin yavruları için ürettikleri sütün tadının güzel olduğunu, zor zamanlarda kullanılabileceğini, onları evcilleştirdiğinde keşfetti. İşte o zamandan sonra beyaz yaşam iksiri süt, her dinden kutsal metinlere girdi.

Günümüzde marketten süt almak, dağda çobanların hayvan sürüleri ile yolculuk yapması, süt için aylarca gezmesi kadar doğal. Çobanların el kol hareketleri, inekleri çağırmak için kullandıkları sesler de yüz yıllardır değişmedi. Ancak son 20-30 yılda halkın, hayvanlar ve sütçüler ile olan ilişkisinde önemli bir değişim yaşandı. Yalnızca Avrupa’da 100 milyar euroluk bir süt pazarı oluştu. 2017’de 168,5 milyon ton süt üretildi.

Süt çok istenen bir metaya dönüştü ve ticarette rekabet gün geçtikçe büyüyor. Bu üretim artışının hayvanlar, çevre, siyaset ve en önemlisi de bizim üzerimizdeki etkilerini sanayiciler, çiftçiler ve bilim insanları yüksek tonda dile getirir oldu. ”1987’de Danimarka’da 37 bin çiftçi 5,5 milyon ton litre süt üretiyordu. Günümüzde ise 3 bin 500 çiftçi aynı miktarda sütü üretiyor.” Tarımsal ürün ve sanayi birbirine taban tabana zıt gibi görünse de birleşik bir sektöre dönüşmüş durumda. Danimarka, Hollanda, Almanya ve Fransa süt endüstrisi ve sanayinin kümelendiği merkezler durumuna geldi.

Süt, sektör ve endüstriye dönüştükçe üreticilere baskı da büyüyor. Çok uluslu şirketler, reklamları daha göz alıcı hale getirip pazarı büyüttükçe, market raflarında süt ve süt ürünlerinin yeri daha fazla çoğalıyor. Çarklar, rafların dolması, daha fazla kâr ve daha fazla materyal için harekete geçiyor. Doğal üretim de bundan olumsuz yönde etkileniyor. Çiftçiliğin şekli köklü olarak değişmek zorunda kalıyor. Artık meralarda otlayan inekler ve organik gıda bulmak bir mucizeye dönüşmüş durumda. 

Avrupa’nın birçok ülkesinde dev ölçekli mandıralar birbiri ardı sıra kurulurken, çalışan sayısında bir azalma yaşanıyor. Otomasyon ve robotlar insanın yerini alırken, süt hayvanları ile insan teması en aza indi. Yem, süt sağım, dışkı temizleme makineleri ve diğerleri süt endüstrisinin yeni görünümü.

Modern denilen bu mandıralarda canlıların ve makinelerin sürekli kontrol edilmesi gerekiyor. Az sayıda çiftçi sürekli çalışmak zorunda. Çiftçilere süt endüstrisinin dayattığı gerçek, ‘ayakta kalabilmek için mümkün olan en yüksek kalite sütü olabilecek en ucuz şekilde ve bol miktarda üretmek.’ Avrupalı süt üreticisi çiftçi fiyat kontrolünden ve bunun yarattığı baskıdan büyüme eğilimine girmek zorunda kalıyor. Daha fazla süt üretmek için daha fazla büyüme ve çoğalma eğilimi bir tür ekonomik kansere dönüştü. İşin özü, daha fazla, daha fazla, daha da fazla.

“İnsanlar göz alıcı reklamlar ile manipüle edildikçe, market raflarında süt ve süt ürünlerinin yeri daha fazla çoğalıyor. Çarklar, rafların dolması, daha fazla kâr ve daha fazla materyal için harekete geçiyor.” Süt üreticilerini piyasa ile buluşturan en önemli bağ aracı firmalar, taşıma ve işleme. Danimarka şirketi Arla ve Fransız Danone Avrupa’da olduğu gibi dünyada da ortaklıklar yoluyla süt pazarının en güçlü oyuncuları. Bu şirketler taşıma, işleme, pazarlama alanında tekel.

Avrupa’da süt ve ürünlerini satan şirketler son 10 yılda hızla büyümeye başladı. Sayısız firma oluştu ve bazıları piyasadan silindi. Bu küçük firmalar dev ölçekli firmaların bünyesine katılarak eridi. Süt endüstrisi milyon tonlarca sütü topluyor, sterilize ediyor, homojenleştiriliyor, pastörize ediyor ve kutulayıp pazara sunuyor. 1987 de yalnızca Danimarka’da 37 bin çiftçi 5,5 milyar litre süt üretiyordu. Günümüzde ise 3 bin 500 çiftçi aynı miktarda sütü üretiyor. Süt piyasası ve pazarı, fiyatların belirlenmesi Arla’nın kontrolünde. Uzak noktalara satış yapmanın yol ve yöntemlerini icat ediyor. Bu da küresel piyasalara hükmetmek için güç ve siyasi etkiye sahip olmak demek.

Geleneksel üretime ne oldu? Geleneksel üretim yapan klasik çiftlikler bu ortamda ayakta kalabilir mi? Hem sağlık hem de doğal yaşamın korunması açısından anlatılan ile yaşanan arasında çok büyük farklar oluşmuş durumda.

Avrupa’da birçok çiftçi, aile şirketini yada çiftliğini işletiyor. Burası onlar için hem yaşama hem de üretme alanı olarak varlık gerekçesi. Mecburiyetler bu klasik köy yaşamının da sonunu getiriyor. 1980’lerde 35 ineği olan bir çiftçi ailesi Almanya’da iyi durumda sayılıyordu. Şimdi bu pek bir anlam ifade etmiyor. Çünkü çok çalışmak ya da sağlıklı besinler değil, rekabet önem kazandı. 30 yıl önce herkes daha fazla üretmek için uğraşırken yeni trend geleneksel üretim yapan çitçiler için “durmalıyız”a dönüşmüş durumda. Tabiat bu çoğalma endeksini kaldırabilecek durumda mı?

Sorun şu noktada kilitlenmiş durumda; tüm sütü tek bir işletmeye satmak zorundasınız. Ne kadar para alacağın ise sonradan piyasaya göre belirleniyor. ‘Süt fiyatları düştü’ denirse artık şansınıza. Süt endüstrisinde, üreticinin güç ve etkisinin olmadığı bir yaşam şekilleniyor.

Avrupalı çiftçilerin bir çoğu, “Eskiden hayvanlar merada otlardı ama sayılar bu kadar artınca bu mümkün değil. Bunca hayvanın meraya götürülmesi mümkün değil” diyor. Bu “doğal” ürün kodu taşıyan süt, çiftlik ya da mandıradan hiç çıkarılamayan, gün ışığını camlardan yansıdığı kadar gören hayvanlardan elde ediliyor. İneklerin merada otlamalarına tüm çiftçiler ‘en doğrusu budur’ deseler de sonuç piyasa baskısı ile şekillenen hayvanların sınırsız sömürüsüne dönüşmüş durumda. Şirketler hükümetlerin tercihlerini şekillendiriyor. Aile şirketleri bu strateji ile maksimum üretim sınırlarına ulaşsa da veriler yeterince kazanmadıklarını işaret ediyor.

“Süt ile oluşan sektörün bugünkü cirosu 1,4 veya 1,5 trilyon ile tanımlanıyor. Şu an için bu en büyük sektör. Ne otomobil ne kimya endüstrisi küresel bazda bu endüstriye ulaşamaz düzeyde.”

Endüstriyele alternatif yok mu? Bu döngü içinde yerel ve organik üretim çiftlikleri ya da bireysel üreticiler de var. Burada yerel türler ve beslenme biçimleri hayvanların evcilleştirildiği ilk zamanlardaki gibi. Daha az mı kazanıyorlar? Hayır. 

Geleneksel üretim yapıp teknoloji ve Kapitalist Modernitenin büyüme sanrısına kapılmayan çiftlikler de halen var. Buralarda hayvanlar tüm yazı meralarda geçirip ondan sonra ağıllara alınıyor. Doğaldır ki yaşadıkları hayat daha çekilebilir ve insanlar ile birebir bağ kurdukları için de duygusal olarak daha yerinde.

Bu tür yerli ırk ineklerin yaşam süreleri 20 yıla ulaştı. Bu canlılar ölmeden önce yaşlanma fırsatı buluyor. Çiftlik yaşamı da buna göre şekilleniyor, sütler çok uluslu tekellere doğrudan satılmıyor ve ürüne dönüşüyor. Yerel pazarlarda karşılaştığımız peynir ve süt ürünlerinin böylesi çiftliklerden gelme olasılıkları oldukça büyük.Tanıdık çiftçi-güvenli gıda algısı da kökleşiyor. Birçok çiftçi organik tarım ve hayvancılığa dönerek tekrar karlı ve insancıl olmaya yöneliyor, yeni trend bu. Yüksek kalitenin ilk ayağı merada beslenen, doğal ve stressiz hayvanlardan elde edilen kaliteli süt. Geleneksel peynir ve süt ürünleri tat ve aroma olarak çeşitleniyor, rağbet görüyor.

Süt inekleri ıslah yöntemi ile sürekli değiştiriliyor. 100 yıl önce yaşayan bir süt ineği ile bugünkü inek birbirine benzemiyor. Hedef en çok süt veren inek olunca canlının şekli de değiştiriliyor. Çiftliklerde süt için üretilen inekler optimize olmuş tek bir hedefe kilitlenmiş canlı türü. Bu inekler sunni olarak dölleniyor. Bu endüstride yavru yaptıktan sonra tekrar tohumlanmayan canlının yaşaması mümkün değil. Hamile kalma özelliğini kaybeden her inek kesime gidiyor. Sistem böyle çalışıyor, süt vermeyen ineğin endüstride yeri yok.

Normal bir inek 20 yıl yaşayabilir. Ancak süt için ıslah edilen ineklerde ortalama yaşam süresi 5 yıldır. Zaten en başta yalnızca dişilerin yaşaması hedeflenir. Dişiler yetiştirmeye alınırken, erkek yavrular besi çiftliklerinde kısa süre beslendikten sonra kesime gider. Buna stok yenileme deniyor. Hayvanlar canlıdan çok bir sayıdan ibaret, 2 yıl içerisinde doğurgan olur ve 5 yıl sonra kesilirler. Irksal ıslaha tabi tutulan ineklerin ortak özelliği yüksek süt verimi ve zayıf bir beden, bu süt sığırlarının yeni biçimi. Ancak bu inekler daha hassas artık köy yaşamına ayak uydurmaları mümkün değil.

Diğer bir sorun süt ineğinin çok dışkı üretmesi. Hesap çoğunlukla 1 litre süt için 3 litre dışkıdır. Doğal bir metan gazı kaynağı. Metan gazı atmosferde ozon tabakasının bozulmasına da sebeptir. Profesör Johannes İsselstein, bu çiftliklerin ekolojiye etkilerini inceleyen bir bilim insanı. İsselstein, inekleri bir rafineriye benzetiyor, otlar süt proteinlerine ineklerin yardımı ile dönüşüyor. Bu onların doğal fonksiyonu.

Asıl sorun süt endüstrisinin ineklere yüklediği misyon. Daha çok süt elde etmek için sunni yemler devreye giriyor. Avrupalı çiftçilerin satın aldığı bu yemin çoğunluğu Latin Amerika’dan gelen soya. Bu talebi karşılamak için hükümetler yağmur ormanlarının yakılması ya da kesilmesine onay veriyor. Yaşanan bu çevre felaketinin sorumlusu aldığımız karton kutulardaki süt sebebiyle biz olabilir miyiz? Soya ve mısır insanları beslemek yerine süt inekleri için yeme dönüşünce dünyadaki açlık sorununa bir çözüm olmuyor. Sorunun kendisine dönüşüyor. İnekler bu soya ve mısırın yalnızca üçte birini enerjiye dönüştürebiliyor. Böylece kısıtlı kaynaklar da heba edilmiş oluyor. Dünyanın başka bir yerinden alınan yem, ulaştığı bölgenin azot oranını yükseltiyor. Kendi eko sisteminde yararlı olan zararlıya dönüşüyor. Yabancı bir eko sisteme giren bu yoğunluktaki azot zehir haline geliyor.

Hollanda gibi bir kaç ülke sıvı doğal gübreyi ihraç ederek kendi topraklarını korumanın bir yolunu bulmuş gibi görünse de yeraltı sularındaki nitrat kirlenmesi doğrudan insan sağlığını etkileyen düzeylerdedir. Almanya’da her üç kuyudan birinde nitrat seviyeleri yüksektir ve kullanılamaz. Kapitalist Modernite sistemi çiftçileri baskı altına alıyor, çevre kirleniyor, daha fazla inek yetiştiriciliği teşvik ediliyor ve bu döngüye her yıl yenileri ekleniyor. AB bütçesinin en büyük kalemi her yıl tarım alanına harcanıyor. Tüm gıda endüstrisi sütün ucuz olmasını istiyor. Üretim yeri Avrupa olsa bile hiçbir Avrupalı gıda üreticisi yalnızca Avrupa’yı hesaba katarak iş yapmıyor. Piyasa global, süt bol, ucuz ve çabuk ulaşılabilir olmalı.

13 milyon çiftçi AB süspansiyonlarından doğrudan yararlanıyor. Fabrikalar bu sayede tüm dünyaya mal satıyor ve azami kâr elde edebiliyor. Kapitalist sistem Brüksel’in kararlarını şekillendirmek için 30 binden fazla lobiciyi gıda endüstrinin çıkarları doğrultusunda çalıştırıyor. Doğal olarak bu lobi çiftçilerin çıkarlarını korumayacaktır. Çiftliklerde 5 yıllık bir yaşam ile sınırlandırılan ineklerin sütü ile oluşan sektörün bu günkü cirosu 1,4 veya 1,5 trilyon ile tanımlanıyor. Şu an için bu en büyük sektör. Ne otomobil ne kimya endüstrisi küresel bazda bu endüstriye ulaşamaz düzeyde.

Tüm ekonomik çevreler AB’nin asıl gücünün tarım olduğunda hem fikir. Hedef, Avrupa gıda endüstrisinin tüm dünyaya satış yapması. 23-26 aylıkken ilk yavrularını yapmaları beklenir. Yavru doğumda 90 kilo olmalıdır. Holstein süt ineğinin üretken ömrü 4 yıldır. Bundan sonra kesime gider. Günde üç kez sağılan Holstein’ların 365 günde 72.000 pound (34 bin 560 litre) süt üretmeleri beklenir. Standart 32 litre olsada Günlük 40 litreye kadar süt vermesi beklenir. *Islah edilmemiş ırklarda yıllık üretim 1000 litre ile 1500 arasında beslenme ve bakıma bağlı olarak değişmektedir. 2017 verilerine göre; AB’de 23,5 milyon süt ineği bulunmaktadır ve yılda 168 milyon ton süt üretmektedir. Süt, tarımsal üretimin yaklaşık %15’ini oluşturan değer açısından AB’nin bir numaralı ürün sektörüdür. AB, sütü önemli vitamin ve mineral kaynağı olarak teşvik ediyor ve 1974’ten beri bir AB Okul Sütü Programı uygulayarak çocukları süt içmeye teşvik ediyor.

1,7 milyon çiftlikteki AB çiftçileri, yaklaşık 23,5 milyon süt ineği besliyor.  Son 30 yılda süt inekleri sayısı istikrarlı bir şekilde azalmış olsa da, inek başına yıllık süt üretimi istikrarlı bir şekilde artmıştır. (örneğin 2016’da İrlanda’da +% 14 ve Hollanda’da +% 5,3).

Süt her derde deva mı? Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika kültürlerinde süte çok önem atfedilmiştir. Sıcak ve tropikal iklimlerin aksine meyve veya sebzelerin yada diğer yiyeceklerin yıl boyunca bulunmadığı bu coğrafyada süt bir alternatifti. Günümüzde Avrupa ve Kuzey Amerika daha fazla sebze ve meyve tüketmeye başladı ve ortaya çıktı ki süt diyeti o kadar da yararlı değil. Çokça söylenen kemik kırıklarının engellenmesi efsanesi de başka bir tartışma konusu. Paradoks şurada çözüm süt içerek kalsiyum almak değil D vitamini almak.

Evet süt büyümeyi tetikleyen bir şey. Sütün doğal fonksiyonu genç memelileri hızla büyütmek. Genç yaşlarda hücrelerin hızlı bir şekilde artmasını sağlar. İlerleyen yaşlarda ise bu bir sorun. Bu faktör kanser büyümesini de destekleyebilir. Bu konuda ciddi endişeler de bulunuyor. Buradan süt içmeyin sonucunu çıkaramayız. Neyi ne kadar içeceğinizi bilin demek daha bilimsel ve daha ekolojik. Süt üzerine bunca çelişki varken yoğurt ve kifir için aksi bir söz söylenmediğini de not edelim. Bunları Walter Millet’in araştırmaları, çokça tartışılsa da böyle. EMRULLAH BOZTAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir