Seçimli diktatörlükler kuran liderler…

Seçimli diktatörlükler kuran liderler…

özgür medyayı yıktılar, bağımsız kuruluşları zayıflattılar, muhalefetin sesini kıstılar…

İstanbul, 15 Ocak 2021 Günlüğümün başına oturdum,
notlar düşüyorum. İki haftalık tatil sonrası Trump ve
Amerika’ya öylesine uzun daldım ki, Demokrasi Notları’ında sıra hâlâ 
Erdoğan Türkiyesi’ne gelemedi. Oysa o kadar çok şey birikti ki yazacak…
Ama not edin bir tarafa: Amerika’da demokrasi ayağa kalkamazsa,
derine giden sorunlarını çözüm rayına sokamazsa, siyasal sisteminde reformlar yapamazsa, dünya için de kötü haberdir bu. Biden Amerika’sı demokrasisini yenileyip, Avrupa’yla İkinci Dünya Savaşı sonrasındakine benzer bir demokrasi ittifakı kurabilirse, dünyada demokrasi severler de rahat bir nefes alabilir.

Şimdilik sadece yanıtları henüz belirsiz sorular var Amerika’nın siyaset gündeminde:

1. Biden “kutuplaşma“yı azaltabilecek mi? Amerika’da birlik yolunu açabilecek mi? 2. Azil kararı -üçte iki çoğunlukla- Senato’dan da geçip Trump’a siyaset yasaklanacak mı? 3. Amerika Trump sonrası, Trumpizm‘den de kurtulabilecek mi? 4. Kökleri derinlere inen demokrasi düşmanlığı, beyaz ırkçılık-milliyetçilik,  yabancı düşmanlığı gibi bazı hastalıklar nereye kadar tedavi edilecek? 5. Cumhuriyetçi Parti‘de Trump ve askerleri ne kadar etkisiz kılınabilecek? 6. 2016 yılında “Trump belası“nı başa getiren Amerikan kapitalizminin gözü doymaz -ekonomik ve siyasal- elitleri Biden döneminde frenlenebilecek mi, yola getirilebilecek mi? 7. Amerika’da kutuplaşmayı, aşırılıkları uzun yıllardır besleyen gelirdeki, eğitimdeki, sağlıktaki, konuttaki, sosyal güvenlikteki olağanüstü toplumsal eşitsizlikler nereye kadar törpülenebilecek?

Şimdilik yanıtsız olan bu sorular yalnız Amerika’yı değil, demokrasi açısından bütün dünyayı ilgilendiriyor.  Günlüğümün sayfaları arasında dolaşıyorum. Var mısınız kendi inançlarımız için, demokrasi için sonuna kadar mücadeleye?.. İstanbul, 31 Ağustos 2018. Demokrasi konusunda karamsar bir kitap daha… Liberal demokrasinin yakın geleceğini karanlık görse de, mücadeleyi elden bırakmıyor. Halkla demokrasinin karşı karışya gelmeye başladığını belirtiyor, demokrasileri demokrasi yapan hak ve özgürlüklerin tehlikede olduğunu söylüyor.

Seçim sandığından çıkan iktidarların, bir süre sonra, “demokrasi oyununun kuralları”nı bir yana bırakarak, tek adam olarak kendi oyunlarını oynamaya başladıklarının altını çiziyor.2018’de çıkan kitabın yazarı  Yascha Mounk, Harvard Üniversitesi’nden. Kitabın adı Türkçe’ye şöyle çevrilebilir:  Halkla Demokrasi Karşı Karşıya, Özgürlüğümüz Neden Tehlike Altında, Ve Onu Nasıl Kurtarırız? 

Şu satırların altını çiziyorum: Donald Trump’ın Başkan seçilmesi, demokrasi krizinin en çarpıcı göstergesi oldu. Dünyanın en eski, en güçlü demokrasisi, tarihinde ilk kez, Amerikan anayasasının temel ilkelerinden hiç hoşlanmadığını açıkça ilan eden birini Başkan seçti. Öylesine bir Başkan ki, rakibini hapse atmakla tehdit edebildi. Öylesine bir Başkan ki, Amerika’nın otoriter karşıtlarını demokratik müttefikler olarak ilan edebildi. Amerikan demokrasisinin kontrolcü kurumları (güçler ayrılığı) nihayetinde Trump’a fren koysalar bile,
Amerikan halkı tarafından ülkenin en yüksek makamına böyle bir başkan
seçilebilmiş olması gelecek açısından çok kötü bir işaret… 

Bu satırlardan hemen sonra Putin’le Erdoğan geliyor:  Trump’ın seçimi kendi başına bir olay değil. Rusya ve Türkiye‘de de seçim sandığından çıkan güçlü liderler, ülkelerinde gelişme halindeki demokrasilerin kolunu kanadını kırarak seçimli diktatörlükler kurmayı başardılar. Bunun gibi Polonya ve Macaristan‘da da popülist liderler aynı modeli uygulayarak özgür medyayı yıktılar, bağımsız kuruluşları zayıflattılar ve muhalefetin sesini kıstılar.

Kitabın bu bölümünde, liberal demokrasinin tehdit altında olduğu bazı Avrupa Birliği ülkelerinden de örnekler veriliyor: Avusturya‘da aşırı sağdan bir aday Cumhurbaşkanı seçildi. Fransa‘da siyasal yelpaze, radikal sağ ve solun sahneye çıkışına tanıklık ediyor. İspanya ve  Yunanistan‘da yerleşik partiler hızla dağılıyor, çöküyor. İsveçAlmanya ve Hollanda gibi istikrarlı ve hoşgörülü varsayılan demokrasilerde bile aşırı akımlar benzersiz başarılar elde ediyor.

Seçim sandığından çıkıp demokrasi oyununu boşlayan “tek adamlar”ın ya da otoriter liderlerin aralarındaki benzerlikler kitapta epeyce yer kaplıyor. İktidar dizginlerini iyice ellerine geçirmek ve devleti kendilerine daha sıkı bağlamak için kendilerine nasıl  iç ve dış düşmanlar yarattıklarına işaret ediliyor; bu çerçevede, Erdoğan Türkiyesi’yle Polonya örnekleri veriliyor. Bu ülkelerde yargının, seçim kurullarının bağımsızlıklarından nasıl yoksun kılındıklarına işaret edilirken, medyanın iktidar tarafından nasıl tam kontrol altına alındığı vurgulanıyor.

Harvard’lı akademisyenin kitabında,  Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin tarihe karışmasıyla birlikte liberal demokrasinin dünyadaki zaferine ya da önlenemez yükselişine de vurgu yapılıyor. Bu çerçevede Amerikalı siyaset bilimci Fukuyama’nın Tarihin Sonu  (The End of History) isimli o zamanların ünlü makalesine dikkat çekilirken, liberal demokrasinin 1990’ların başından itibaren yirmi yıllık alternatifsizliği de işleniyor. Sonra bugünlere, demokrasiler ölüyor noktasına nasıl gelindiği
ve bu tehlikeden kurtulmanın nasıl mümkün olabileceği
anlatılıyor kitapta.Demokrasinin dünyadaki -özellikle Batı’daki- yükselişi, tökezleyişi ve çöküşe geçişi hakkında ilginç tahliller var kitapta. Demokrasilerin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yükselişi ve istikrar kazanmalarında rol oynayan üç neden şöyle özetleniyor:

1. Ekonomik büyüme ve hayat standartlarında hızlı iyileşme… 2. Bu dönemde bir etnik grubun ya da ırkın, örneğin Amerika ve Kanada’da beyazların sahip oldukları üstünlük ve ayrıcalıklar, Almanya ve İsveç örneklerindeki toplumsal homojenlik…
3. Dünyadaki kitle iletişim düzeninin daha çok siyasal ve finansal elitinin kontrolünde işlemesi… Özellikle 1990’lı yılların başından itibaren alternatifsiz gözüken 
liberal demokrasi, nasıl oldu da yeni yüzyılın ilk on yılıyla birlikte inişe geçti? Bu sorunun yanıtı, yukarıdaki üç noktanın tersine dönmesinden kaynaklanıyor. 

1. Ekonomik büyümenin yavaşlaması… Hayat standartlarının düşmeye başlaması… Gelir dağılımındaki uçurumun derinleşmesi… Böylece kitlelerin siyasetçiye, siyaset kurumuna duyduğu güvenin zayıflaması…2. Farklı etnik grupların, azınlıkların, göçmenlerin eskisi gibi büyümeyen pastaya ortak çıkmaları… Özellikle Batı dünyasında, etnik ve kültürel çoğulculuğa karşı isyan patlamalarının uç vermesi… 3. Ve internet devrimi ile, sosyal
medya ile kitle iletişiminin elit kontrolünden çıkması… Merkez ile kenar arasındaki teknolojik açığın daralması… Böylece eski “istikrar”ın canına okuyacak tahrikçi
unsurların siyaset meydanında sahne alması…  

Yukarıdaki üç noktada özetlenen gelişmelerin dünyada demokrasi ve özgürlüklere ölümcül darbeler indirdiği birçok örnekle anlatılıyor kitapta. Amerika’da, Avrupa’da demokrasilere
dönük güvenin nasıl inişte olduğu,  güçlü lider ve otoriter rejim tercihlerinin, hatta askeri yönetim eğilimlerinin bile nasıl yükseldiği ürkütücü kamuoyu araştırmalarıyla sergileniyor.
Peki ya çare? Demokrasi yeniden yükselişe geçebilir mi? Liberal demokrasilerin yaşadığı krize çözüm var mı? Yoksa dünya, Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, yeniden
Hitler’lerin, Mussolini’lerin, Stalin’lerin,  Mao’ların insafına mı kalacak? Bir daha böyle kabuslar yaşanmaması için kitapta sayılan bazı çareler yok değil, özetle… 

1. Ekonomik politikalarda, ulusal ve uluslararası planda reform ihtiyacı… Eşitsizliklerin daha etkisiz kılınması… Hayat standartlarının gerçekten düzeltilmesi… Yeni ve adaletli vergilendirmeyle, sağlık hizmetleriyle, doğru konut politikalarıyla, vicdanlı emeklilik haklarıyla yeni bir refah devleti kurmak… 2. Günümüzdeki ulusal devlet anlayışını yeniden düşünmek… Farklı inanç ve renktekileri de eşit vatandaş olarak kabul eden çok etnik boyutlu demokrasiyi müzakere konusu yapmayacak tarzda benimsemek… 3. İnternet ve sosyal medya düzenini, nefret söylemi ve yalan haberler açısından -sansür tuzağına düşmeden- yeniden düşünmek… Dijital çağı demokrasi açısından güvenli hale getirmek…
4. Günümüzde milliyetçilik demokrasiye karşı yükselirken, uluslarüstü idealler gerilemekte… Bu durum özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde Britanya’daki Bretix‘le birlikte çok belirgin… Çin ve Hindistan da milliyetçi tırmanışın en çarpıcı olduğu
ülkeler arasında… 5. Türkiye, milliyetçilikle İslamcılığı meczeden güçlü bir tek adamın liderliğinde çıplak bir diktatörlüğe doğru hızla yol almakta… 6. Dışlayıcı değil, saldırgan değil, kapsayıcı, yumuşak bir anlayışla milliyetçiliği ehlileştirmenin liberal demokrasi
açısından taşıdığı önem…

Kitabını noktalarken soruyor Harvard’lı akademisyen Yascha Mounk: Kendi inançlarımız için,
demokrasi için sonuna kadar mücadele edecek miyiz? Sonra da ekliyor: Bu mücadelede. mutlu son garanti değil. Ama yine de, demokrasiyle ilgili olarak önemsediğimiz kendi değerlerimiz ve kendi kurumlarımız için sonuç ne olursa olsun deyip mücadele edebilmeliyiz.  Uğrunda vereceğimiz mücadelenin sonucu belirsiz de olsa, liberal demokrasiyi kurtarmak için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Harvard’lı böyle diyor.
Siz ne diyorsunuz? HASAN CEMAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Porno Gratuit Porno Français Adulte XXX Brazzers Porn College Girls Film érotique Hard Porn Inceste Famille Porno Japonais Asiatique Jeunes Filles Porno Latin Brown Femmes Porn Mobile Porn Russe Porn Stars Porno Arabe Turc Porno caché Porno de qualité HD Porno Gratuit Porno Mature de Milf Porno Noir Regarder Porn Relations Lesbiennes Secrétaire de Bureau Porn Sexe en Groupe Sexe Gay Sexe Oral Vidéo Amateur Vidéo Anal