Kuytul; AKP derin devlete teslim oldu

Kuytul; AKP derin devlete teslim oldu

Furkan Vakfı kurucusu Alparslan Kuytul, derin devlete teslim olduğunu söylediği AKP, cemaat ve tarikatları sert eleştirdi. “Millet açken bunların lüks içinde yaşamaları İslam değildir” diyen Kuytul, cemaatlerin devlete sızma kafasını bırakması gerektiğini vurguladı.

Adana ve Antep’te 4 Mayıs gecesi itikâfta bulunmak için gittikleri camilere yapılan polis baskınlarında Furkan Vakfı kurucusu Alparslan Kuytul ile birlikte 30’u çocuk 450 kişi gözaltına alınmıştı. Polis baskını, Antep’teki bir camiye atılan gaz bo-mbasıyla gündeme oturdu. Gözaltına alınanların çoğu emniyetteki işlemlerinin ardından serbest bırakılırken, dört gün boyunca gözaltında tutulan Kuytul ile 3 vakıf üyesi, 7 Mayıs’ta sevk edildikleri Adana Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’nce adli kontrol tedbirleri uygulanarak serbest bırakıldı. Alparslan Kuytul, Akp iktidarına yönelik eleştirileriyle sık sık gündeme gelen bir isim. Kendisini “ılımlı Müslüman” olarak tanımlayan iktidarın izlediği politikalara, kimi cemaat ve tarikatın sessiz kalıp, doğrudan devlet kademelerine sızarak pay aldığı bir tabloda sert eleştirilerde bulunan Kuytul’un bu eleştirileri sadece içte değil, dış politikada da kendisini gösterdi. Hükümetin Suriye’ye yönelik müdahalede yer almasına itiraz ettiği gibi Efrin operasyonuna da karşı çıktı. İktidara yönelik bu muhalefeti nedeniyle hedef haline gelip cezaevine de giren Alparslan Kuytul, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

Cemaatinizle birlikte uzun süredir iktidarın hedefinde olan bir isimsiniz. Son olarak itikâf yapmak isterken pandemi yasakları gerekçe gösterilerek polisin gazlı müdahalesi ile cemaat mensuplarınızla birlikte camide gözaltına alındınız. Öncelikle o gün neler yaşandı? Savcı onların emrinde. Yapacağını yapıyor, iş oldubittiye geliyor.  Savcıya iki gün sonra imza attırıyor. Türkiye’nin geldiği nokta bu. Halen hukuk devletinden bahsediyorlar. Hukuk devleti değil, tamamen polis devleti. Polis istediği gibi davranıyor artık. O gün neler yaşadık? Pazartesi günü öğlen namazından önce itikâfa girdim. O günün gecesi saat 02.00’de camiyi bastılar. Zaten bize daha öncesinde birçok camide polislerin yoğunlaştığı bilgisi gelmişti. Bizim bulunduğumuz cami etrafında da polislerin yoğunlaştığını gördük. Caminin arka tarafına bir Jammer (sinyal kesici) getirdiler. Önce ortamdaki sinyalleri kestiler. Bir baskın olacağı ortadaydı. Birçok camiden yaşadığımız duruma dair benzer haberler geldi. Gece saat 02.00 gibi camiyi bastılar. Birçok arkadaş uyuyorlardı. Ben uyumuyordum. Arkadaşlar lambaları açtılar. Herkesi bağırtı çağırtı içerisinde camiden zorla çıkardılar. Camide itikaf yapan, Allah’ın evinde ibadetle meşgul olup, başkaca bir şey yapmayan, tek yaptıkları şey namaz kılmışlar, ondan sonra Kur’an okumuşlar, Allah’ı zikretmişler, düşünmüşler biraz tefekkür etmişler, geçmişin muhasebesini yapmışlar, bundan sonra nasıl iyi bir insan ve Müslüman oluruz diye düşünmüşler ve birazda istirahat edip, yatmışlar. Bu insanlara baskın yapıldı. Bu insanlar orada o saate bir şey yapmıyordu. O saatte o insanları zorla dışarı çıkardılar. Ben de caminin üst katındaki balkon kısmında tek başıma idim. İki müdür, benim bulunduğum yere çıktılar; ‘Buyurun Alparslan Bey gidelim’ diye. Nereye gidiyoruz? ‘Emniyete’.  Neden gidiyoruz? ‘Orada söyleriz’ dediler ama söylemediler. Zorla götürdüler ama 4 gün boyunca emniyette tuttular, bana hiçbir bilgi de vermediler. Ben niye oradayım hiçbiri de bana bilgi vermiş değil. Ayrıca itikaf yasak değil. Yasak olmadığı halde siz beni buradan nasıl zorla götürüyorsunuz? Eğer beni ve yüzlerce insanı götürüp, gözaltına alıyorsanız, bunun bir savcı talimatı olması gerekir. Savcı talimatı yok! Bana savcının imzalı kâğıdını göstermeniz lazım ve zorundasınız. Polis istediği adamı gözaltına alıp, götüremez böyle bir yetkisi yok. Gözaltı adli bir işlemdir ve savcı talimatı ile olur. İdari bir işlem değildir gözaltı. Ama kendilerini şöyle savunuyorlar; ‘idari bir işlemi polis yapabilir, savcıdan izin almasına gerek yoktur.’ İdari işlem nedir? Yolda iki kişi kavga eder, polis alıp götürür emniyet veya karakola. İdari işlem böyle işlerdir. Onların dediğini söylüyorum. 22 camiye aynı anda yapılan bir operasyon ve 450 kişiye yakın insanı gözaltına alacaksınız. Türkiye’de o gece o olaydan daha büyük bir olay yok ve büyük bir operasyon yok. Nasıl oluyor da siz savcıdan izin almadan operasyon yapıyorsunuz! 

Savcıya ifadeye en son gece gittiğimizde de savcıya ‘haberiniz var mı?’ diye sordum, ‘yok’ dedi. Böyle bir operasyon yapılacağından savcının bile haberi yok ve polis kendisi büyük ihtimalle İçişleri Bakanlığı’ndan talimat almak suretiyle savcıyı adam yerine koymadan kendi karar veriyor. Bu kadar büyük bir operasyonu savcıya, ‘Bu yaptığımız şey kanuna uygun mudur?’ diye sormadan kendisi yapıyor. Bu Türkiye’nin geldiği noktayı gösteriyor. Bu durum Türkiye’nin polis devleti olduğunu hukuk devleti olmadığını gösteriyor. Hukuk devleti olsaydı, savcının imzasıyla basabilirdi. Savcıya sormayıp, adam yerine bile koymuyorlar. ‘Bize yukardan talimat geldi’ diyorlar. Tamam diyelim ki yukarıdan talimat geldi. Gelen talimat belki kanunlara aykırıdır. Kanunları bilen savcıdır, savcıya gidip sormak zorundasınız. Böylesi bir operasyon ancak savcı talimatıyla yapılabilir. Savcı talimatı olmadan operasyon yapıldı. Daha sonra gidilip, savcıya kâğıt imzalatılıyor. Önce yapacaklarını yapıyorlar. Savcı onların emrinde. Yapacağını yapıyor, iş oldubittiye geliyor. Sonra savcıya diyorlar ki; ‘Şöyle yaptık şu kâğıda bir imza at’. O da ‘Emredersiniz’ diyor herhalde onların dediği kâğıdı imzalıyor. Savcının yapması gereken şey bu kâğıdı yırtıp, suratlarına çarpıp, ‘Ben burada neyim. Ben savcıysam siz benim emrimdesiniz. Siz bana emir veriyorsunuz adeta, ben size böyle bir emir verdim mi? 450 kişiyi operasyon yapıyorsunuz, camileri basıyorsunuz, cami basılır mı bir kere? Nasıl benden izinsiz böyle bir şey yaptınız?’ bunu demiyor savcı. Onlarla arasını bozmamak için, başka bir yere sürgüne gitmemek için bunların getirdiği kâğıda iki gün sonra imza atıyor. Olay bitmiş zaten. İki gün içerisinde 450 kişinin ifadesi alınarak çoğu bırakılmış zaten. Savcıya iki gün sonra imza attırıyor. Türkiye’nin geldiği nokta bu. Halen hukuk devletinden bahsediyorlar. Hukuk devleti değil, tamamen polis devleti. Polis istediği gibi davranıyor artık. 

 Siz daha gözaltındayken, yansıyan müdahale görüntülerine rağmen polislerin camiye postallarıyla girmediğini savunan Antep Valiliği, içeriye biber gazı atıldığını ise kabul etti ve sizleri “sivil itaatsizlik” ile suçladı. Ne dersiniz hakkınızdaki bu suçlamaya?

Sivil itaatsizlik olabilmesi için kanuna aykırı bir durum olması lazım. Kanuna aykırı bir durum yokken, sivil itaatsizlikten bahsedemezsiniz. Aslında bunlar, ‘Sen bizi dinlemiyorsun’ demek istiyorlar, onların kast ettikleri o. Yoksa burada kanuna aykırı bir şey yok. Antep bizden bir gün önce yaşadı. Antep’te postallarla camiye girdiler. Antep Valiliği yaptığı açıklamayla bunu inkâr etti ama ortada görüntüler var, yalan söylüyorlar. Apaçık postallarla camiye girdiler. Bazı personelde oradaki insanlara biber gazlarıyla müdahale ettiler. Kaçan adama bile gaz sıkıyor ve bu şekilde o zulmü yaptılar. Orada 56 kişiyi gözaltına aldılar. Antep Valiliği’ne ben cevap vermiştim. Orada söylenen her şey yalan dolan. Her satırında iki yalan olan basın açıklaması. Güya oradaki arkadaşlarım devlet, diyanet, kurumlara küfür etmişler. Biz böyle insanlar değiliz, yalan söylemeyin. Güya polise mukavemet etmişler, bir sürü yalan dolan. Çünkü suç işlemişler, suçlarını örtbas etmeleri lazım. Suçluluk psikolojisiyle kamuoyunu kazanabilmek için böyle bir basın açıklaması yaptılar. Buradaki hadisede bana 15 ila 20’ye yakın soru soruldu. Sorulan soruların ilk üç satırı hep aynı. Bir yerde hazırlanmış, gönderilmiş. Hepsinin başı aynı, hepsinde söylenen şey; ‘camii işgali’. Kasten bu kelimeyi kullanıyorlar. 15 ila 20 kere aynı kelimeyi kullanıyor. Okuyan polis bile yılıp usanarak o kısmı okumuyordu, farklı olan kısmı okuyordu. Sorularda cami işgali, sivil itaatsizlik ve provokasyon diyor, özeti bu yani. Camii işgali ne demektir: Emniyet ve savcılıkta verdiğim ifade de söyledim. ‘Camiyi işgal eden şerefsizdir’ dedim. Cami Allah’ın evidir, cami kimsenin babasının malı değildir, kimse camiye el koyamaz, cami bütün Müslümanlarındır, hiçbir cemaat ve kurum da camiye el koyamaz. Devlet de camiye el koyamaz. Ben de el koyamam. Kimse yapamaz bunu. Camiyi işgal eden şerefsizdir, biz işgal etmişsek, biz şerefsiziz. Eğer etmediysek, bize bu iftirayı atıyorsanız, siz şerefsizsiniz. Kim bize camii işgali yapmadığımız halde ‘Cami işgali yaptı’ diyorsa, o şerefsizdir. İşgal edersiniz, oradan çıkmazsınız, oraya hakim olmaya çalışırsınız, orası artık sizin mülkünüz olur. Cami böyle bir yer mi? Bizim orada kalacağımız birkaç gün itikâf birkaç gün çıkıp gideceğiz. Buna işgal denilir mi? İsrail’in Filistin’i işgali gibi, işgal buna denir. Biz camiyi kendi mülkiyetimize mi geçirecektik? Orada hâkimiyet mi kurmaya çalışmıştık? Birkaç gün kalıp Kur’an okuyup, gideceğiz. Ben bu ibadeti 20 yıldır yapıyorum. Ne zaman oraya hâkim olmaya çalışmışım. Biz gidiyoruz, camiyi tertemiz ediyoruz üstelik. Caminin hizmetkârlığını da yapıyoruz. Benim çocukluğum camide geçti. Ben caminin müezzinliğini yapardım, anahtarı bende olurdu. Ben camiinin kapısını açar ve kapardım. Ben camide büyüdüm. Cami işgali, bu nasıl iğrenç bir şey. Cami işgali olur mu? Biz İsrail miyiz, camiyi işgal edeceğiz. 

Sivil itaatsizlik; bir kez kanunda böyle bir kavram yok. Bunun böyle kanunu yok. Ayrıca siyasi bir kavram olarak kullanılıyor, hukuki kavram değil. Ne olduğu tam olarak tanımlanmış değil, dolasıyla kanun olsaydı tanımlanırdı. Kanun yok bunla ilgili. Belki HDP’nin yaptığı eylemler sivil itaatsizlik eylemleri sınıfından olabilir. Fakat bu ibadet! Buna sivil itaatsizlik denilemez. O zaman demek ki her camiye itikâfa giren kimseye bunlar bundan sonraki zamanlarda ‘Camiyi işgal ettiler ya da sivil itaatsizlik yapıyorlar’ diyecekler! Sivil itaatsizlik olabilmesi için kanuna aykırı bir durum olması lazım. Kanunen zaten itikâf serbest. Diyanet İşleri Başkanlığı itikâfın serbest olduğunu ve tüm Türkiye’deki itikâf yapılacak camilerin isimlerini açıkladı. Hatta bunla ilgili hutbeler verildi. TRT’de itikâfla ilgili haber yapıldı. İtikâfa teşvik edildi ve insanlar itikâfa girdiler. Biz zaten bunu 20 yıldır yapıyorduk, yine onu yaptık, başkada bir şey yapmadık. Ne oldu da suç oldu? Şimdiye kadar serbesti, bu yıl da serbesti. Ama emniyet buna sivil itaatsizlik demeyi tercih ediyor. Sivil itaatsizlik olabilmesi için kanuna aykırı bir durum olması lazım. Kanuna aykırı bir durum yokken, sivil itaatsizlikten bahsedemezsiniz. Aslında bunlar, ‘Sen bizi dinlemiyorsun’ demek istiyorlar, onların kast ettikleri o. Yoksa burada kanuna aykırı bir şey yok. ‘Ama sen bize boyun eğmiyorsun. Sen bize biat etmiyorsun. Sen devleti tanımıyorsun’ demek istiyorlar. Hâlbuki devletin kurumları var. Diyanet, müsaade etmiş. Aslında kendileri kanuna aykırı davranmış oldular. Kanun müsaade ediyor, onlar gelip engel oluyorlar. Bu ne demek, aslında kendileri kanuna aykırı iş yapıyor. Bizimki sivil itaatsizlik değil ama onların ki resmi itaatsizlik. Diyanet’ten izin var ama emniyet Diyanet’i adam yerine koymuyor. Son yıllarda özellikle Süleyman Soylu işbaşına geldiğinden beri emniyet birçok arkadaşımızı ifadeye çağırıyor, ama savcılığın haberi yok. Savcıdan izinsiz yüzlerce arkadaşımızı ifadeye çağırıyor. Bu olay 100 defa olmuş bir olay. 80 tane dava açıldı, 20’sine takipsizlik verildi. Savcılık kararı yok ama emniyet çağırıyor. Önceleri gittiler, ben hapisteyken en çoğu o zaman olmuştu. Savcının talimatı yoksa ‘gelmem’ demesi gerekir. Önceleri bunu düşünememişler. Sonrasında ortaya çıktı ki bazılarında gidilmedi, o olayların çoğu kapandı gitti. İlginç değil mi. Hani savcının talimatı vardı? Bize ifade için telefon açtıklarında ‘Savcının talimatı var mı?’ dediğimizde, ‘Savcının sözlü talimatı var’ dediklerinde ben savcının yazılı talimatıyla savcıya ifade veririm dediğimizde o dosya kapanıyor. Bir daha aramıyorlar. Hani savcının sözlü talimatı vardı. Hakikaten savcı sözlü talimat vermiş olsaydı yazılı olarak gönderelim derdi, evlere mektup gönderirdi. Yalan söylüyorlar. Savcının haberi bile yok. Bundaki amaç; insanları yıldırmak, usandırmak, korkutmak, devamlı emniyete çağırmak, insanların gözlerini korkutmak. Hem emniyetle korkutuyorlar hem gözdağı verip, yıldırıyor, insanları uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Savcının haberi olmadan ifadeye çağırıyorlar, valinin haberi olmadan konferansı iptal edip, ‘vali yasakladı’ diyorlar. Sonra anlıyoruz ki valinin haberi bile yok. Şimdi de Diyanet’in haberi olmadan Diyanet izin verdiği halde camileri yasaklıyor emniyet. Her şeye kendisi karar veriyor. Süleyman Soylu geldi geleli Türkiye polis devleti oldu. Kurumların ne dediği önemli değil, savcının haberi yok operasyon yapılıyor. Savcının haberi yok ifadeye çağrılıyor. 

Cemaat mensuplarınıza yönelik muhbirlik teklifi ya da dayatması oldu mu? Evet, yüzlerce arkadaşımıza yapıldı. Tehdit ettiler, buna dair açıklama yapacağım. Birçok şehirde arkadaşlarımız muhbirleştirme operasyonuna maruz kaldı. İki tane siyah gözlüklü taksiye bindiriyor, götürüyor tenha bir yere. İçimizdeki ajanlarının vasıtasıyla kim zayıf, kim korkar biliyorlar, onu alıyorlar. Tenha bir yere götürüp, ‘Ya bize çalışırsın ya şöyle olur ya da böyle olur. Daha talebesin, bak iş bulamazsın, bak kardeşin memur onu görevden alırlar sonra’ diyerek ailesi ve kendisiyle tehdit ediyorlar. Kişiyi iş hayatıyla ve geleceğiyle korkutuyorlar. Ne yapacağız? ‘Bize muhbirlik yapacaksın’ diyorlar. Bizim gizli bir şeyimiz yok, her şey ortada muhbirliğe de gerekte yok. Maksatları ve hedefleri şu: ‘Bu adam muhbirlik yapmak istemez, öyle bırakır gider’. Kadınlara da yapıldı. Kadınlara şöyle yaptılar. İfade için kadını aramıyorlar, kayınbabasını, kayını ve kendi babasını arıyorlar. Kadın bunu bize anlattı. Üzerinde aile baskısı kursunlar diye kadını değil, onları arıyorlar. Çeşitli yöntemler uyguluyorlar. Adamın bir ayıbı var, onun üzerinden ajanlık teklif ediyorlar. Bunlar kendilerini polis olarak tanıtıyor. Bunlar polis mi, MİT’çi mi bilmiyoruz. 

Emniyet ve mahkemede siz ve cemaat üyelerinize dönük yaklaşım nasıldı, nelerle suçlandınız? Hükümet, derin devlete teslim olmuş vaziyette. Gülencilerle arası açıldıktan sonra 17-25 Aralık 2013 operasyonundan sonra onlarla mücadele edebilmek için bu sefer derin devlete sığınıp, beraber oldu. Devletle beraber olduktan sonra hükümet değişti. Bana darp veya kötü muamele olmadı ama diğer arkadaşlara oldu. Otobüse bindirdikten sonra arkadaşlarımızı darp ediyorlar. Otobüsün içine giren iki metre boyundaki kalıplı polisler, arkadaşlarımızı darp etti. İçerde ben de gördüm. 25 kişilik otobüse 55 kişiyi bindirmişler. Güya pandemi var. İstifliyorlar insanları o otobüse 55 kişiyi bindiriyorlar. Onları emniyete götürüp, yarısını başka bir otobüse bindiriyorlar. Adana’nın sıcağında 15 saat o şekilde tutuyorlar. Her otobüste 25-26 kişi kadar. Bazı polis otolarına öncesinde içeriye biber gazı sıkmışlar, öyle bindiriyorlar. Polis otobüsüne de önce içeriye biber gazı sıkıp, daha sonra bindirmişler. Şoförde zaten maske var. Zaten onda sorun yok. Hepsi değil, bir kısmı böyle. Ben bindiğimde böyle bir koku hissetmedim. Otobüste güneşin altında klimayı da açmıyorlar, bir ara fanı açmışlar. Adana sıcağında fan ne yapsın. 15 saat sonra çıkarmışlar. Bir kısmını indirmişler yere. Bir iki battaniye ve hasır vermişler. Bazı polisler tahrik etmek için kasten onları altlarından çekmişler. Bu adam battaniyenin üstünde oturuyor, yerde mi otursun? Adana ne kadar da sıcakta olsa, gece bu betonda soğuk olur, çeker. Bunlar midelerini mi üşütsünler, siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Geliyor altından zorla çekiyor onu. Arkadaş da ‘Ne yapıyorsun, betonda mı oturalım’ diyor. Tüm nezarethane dolmuş, 3 kişilik nezarethaneye 10 kişi tıkmışlar. Yer olmadığı için bazılarını koridorlara bazılarını da bodrumda yere koymuşlar. Tam bir rezalet, her taraf insan dolu ve bu olay sahur vaktinde. Birimiz bile sahur yiyemedik, sahursuz oruç tuttuk ben de dahil olmak üzere. Beni üst kata almışlardı. Ertesi gün iftar getirdiler. Ben onların verdiği yemeği yemedim. Polis, ‘Neden yemiyorsun’ dedi. Siz beni camiden aldınız, ben itikâftaydım, Kur’an okuyordum. İki müdür geldi, beni Kur’an’ın başında zorla alıp götürdüler. Ben sizin yemeğinizi yemiyorum’ dedim. 4 gün boyunca yemeklerini yemedim, su içtim. Sadece ailemin gönderdiği yemeği yedim. Oğlum dahil 30 çocuk gözaltına alındı. Ama polis çocukları gözaltına aldığını kabul etmedi. Onlar şunu demek istediler: ‘Gözaltı yapmadık, bunları götürdük emniyete ama gözaltı işlemleri yapmadık.’ Tamam da sen bunları alıp götürdün, 02.00’den 09.00’a kadar bunları Emniyette tuttun. Benim oğlum öyle, bazıları 35 saat kalmışlar. Ters kelepçe var, darp var, yaralama var. Birçok arkadaşımız Adli Tıp’tan rapor aldı. Kötü muamele ve küfür, bir de tahrik olayı da var. Az önce anlattığım olayda alttaki battaniyeyi çekiyor ya, o olayda bir arkadaş polise, ‘Ne yapıyorsun, niye çekiyorsun, oturup, namaz kılıyoruz’ dediğinde, polis ‘Bana vursana, bana vursana, vur hadi vur…’ diyormuş. Başka bir polis de o esnada kamera kaydı alıyor. Bizimkisi kalksa vursa, ‘polisi dövdü diyecekler. Bu dört gün boyunca neler neler oldu. Hangi birini anlatalım ki. Avukatlarımızla görüşmemize önce izin vermediler. 12 saat sonra 5 dakika benimle görüşebildi. Avukat günde bir kez benimle görüştü. Kanunsuzlar, keyfi idare…

Daha önce de tutuklanıp, cezaevinde kaldınız. Kendisini İslami kimlikle tanımlayan ve politikalarını, adımlarını buna göre attığını savunan bir iktidarın sizi ve cemaatinizle alıp veremediği ne? Hükümetin bizle alıp vermediği şey, bizim hükümete yaptığımız eleştiriler, hükümete biat etmeyişimiz. Doğruları konuşmamız, hükümetin yanlışlarınıza ‘yanlış’ dememiz. Onların yanlışlarına ‘yanlış’ demeyen hoca ve cemaat istiyorlar. Onları sürekli alkışlayacak hoca istiyorlar. Neymiş, namaz kılıyorlar. Hanımları başörtülü olunca ben onların her yanlışını örtbas etmeliymişim, sanki her şey namazmış gibi… Tamam namazını Allah kabul etsin de fakat yanlışına da yanlış demek zorundayım. Hükümetin rahatsız olduğu nokta bu. Bir de devlet var. Devletin rahatsız olduğu şeyler var. Bir ben tevhidi anlatıyorum. Allah’tan başka ilah, otorite ve kanun koyucu yok, itaat edilecek makam yok. İlahın manaları bunlar. La İlahe İllallah’ın manası bu. Ve bunun sonucu olarak diyorum ki, sloganlaştırdığım bir cümle: ‘Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği olmalı.’ Madem ondan başka ilah yok, ondan başka itaat edilecek makam yok, o zaman onun dediği olmalıdır. Devlet bundan rahatsız. Çünkü onların dediği oluyor. Kimin dediği oluyorsa, onlar tevhitten ve La İlahe İllallah’ın manasının anlaşılmasından rahatsız olur. Allah’ın dediği olmalı, diyoruz. Onlar ise ‘Bizim dediğimiz olur’ diyorlar. ‘Saltanat bizim saltanatımız bunu Allah’a bile kaptırmayız’ diyorlar. Bir de derin devlet. Derin devleti ortaya koyuyorum. Derin devletin en büyük gücü de derin olmasındadır ve görünmemesindedir, kimsenin onları bilmemesindedir. O yüzden istediklerini yapabilmektedirler, görünmüyorlar çünkü. Ben bunları ortaya koyunca derin devlet rahatsız oluyor. Hükümet, derin devlete teslim olmuş vaziyette. Gülencilerle arası açıldıktan sonra 17-25 Aralık 2013 operasyonundan sonra onlarla mücadele edebilmek için bu sefer derin devlete sığınıp, beraber oldu. Derin devletle beraber olduktan sonra hükümet değişti ve devlet daha da güçlendi. Hükümet derin devlete tabi oldu, devleti daha da güçlendirdi kendisini koruyabilmek için. Bir hükümet var. Halk onu seçti. O yetkilidir, haydi onu anladım. O halk tarafından seçildi, yetki verildi. Sen kimsin, sen ne zamandan beri yetkiye sahip oldun. Hangi seçimle bu yetkiye sahip oldun. Devlet hiçbir zaman seçim kazanmadığı halde, halktan yetki almamasına rağmen hükümete baskı yaparak tam yetkili güç! Elindeki para, silah, istihbarat gücüyle herkesin üstüne çökmüş vaziyette. Hükümeti birkaç meselede eleştirdim Irak politikası; ABD’yi desteklemesi, Iraklıların öldürülmesine yardım etmesi. Suriye politikası; Suriye’nin bu hale gelmesine sebep oldular. Çözüm sürecini bir an da bitirmeleri. Tekrardan çatışmaların başlaması ve binlerce insanımızın yine ölmesi. Rus uçağının böyle saçma sapan bir şekilde düşürülmesi. Sonradan Türkiye’yi öyle rezil etmediler mi? Tekrar gidip de özür dilemeleri gibi 5 ila 6 tane meseledir. Hükümeti takdir ettiklerim de olmuştur. Mesela başörtüsü sorununu halletti, takdir ettim, açıkça teşekkür ettim. Benim böyle bir düşmanlığım yok hükümete. Hükümetten çok devlet bizle uğraşıyor. Hükümette buna sessiz kalmak zorunda. Çünkü artık onlara teslim olmuş. İtikâfı yasaklayanın AKP hükümeti olduğunu zannetmiyorum. AKP hükümeti, oy kaybetmemek için dahi bunu yapmaz. Niye yapsın? Erdoğan kendisi de namaz kılıp, karısı başörtülü birisi, itikâf düşmanı birisi değil. İftar düşmanı birisi de değil, bildiğim kadarıyla oruç da tutuyor. Teravih düşmanı birisi de değil. İftarda yasak, teravihte yasak, itikâfı da yasaklamaya çalışıyorlar bu Erdoğan’ın işine benzemiyor. Bu iş de devletin kararı. Süleyman Soylu devleti temsil ediyor.  

İçişleri Bakan Yardımcısı ve Bakanlık Sözcüsü İsmail Çataklı’nın size dair, “Bu kişi din kisvesi altında dini istismar eden bir kişi, Feto’yü savunan bir kişi” söylemi ile İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Bu adam Türkiye düşmanlığının sözcüsü” söylemlerine dair yanıtınız nedir? Türkiye düşmanlığı yapan sizsiniz? Sizin bu kaprisleriniz yüzünden, sizin bu diktatörlüğünüz yüzünden, sizin bu kibriniz yüzünden, sizin bu zulmünüz yüzünden, sizlerin bu insanların haklarını vermeyişiniz yüzünden memleket bir türlü kalkınmıyor. Türkiye düşmanı değilim, bu toprakların çocuğuyum. Vatanımı, milletimi seven bir insanım. Bunlar kendilerini eleştiren herkese ‘vatan haini’ damgası vuruyorlar. Onlar gibi düşünmediğiniz zaman Türkiye düşmanlarıyla işbirliği yapıyor oluyorsunuz. Damga hazır. Onlar gibi düşünmeyenlere ya Feto ya P-k-k ya da D-a-i-s damgası vuruyorlar, olup bitiyor. Bir tek vatanı seven onlarmış, gerisi vatan haini gibiymiş gibi bir külhanbey tavır. Tıpkı bazıları kendinden başkasını Müslüman görmüyor, herkese kâfir diyor ya. Bunlar da herkese vatan haini diyor. Sen burada bir zulüm yapmışsan, ben de burada bir Müslüman olarak tepkimi gösteriyorum. İslam adalettir. İslam zulme karşı gelmektir. İslam mazlumdan taraf olmaktır. Benim yaptığım bu. Çünkü ben Müslüman’ım. Ama bunlar böyle bir tavır gösterdiğinizde hemen ‘Sen onlardan mısın? Türkiye düşmanlarını mı destekliyorsun?’ diyorlar. Ya sen herkese kendi kafana göre Türkiye düşmanı demeyi ahlak edinmişsin. Ben ortada bir zulüm olduğunda konuşamayacak mıyım? Senin her yaptığın şey doğru demek mi? Her yanlış Türkiye’ye zarar vermektedir. Asıl Türkiye düşmanlığı yapan sizsiniz. Sizin bu kaprisleriniz yüzünden, sizin bu diktatörlüğünüz yüzünden, sizin bu kibriniz yüzünden, sizin bu zulmünüz yüzünden, sizlerin bu insanların haklarını vermeyişiniz yüzünden memleket bir türlü kalkınmıyor. Bu ülkede hiçbir zaman olay bitmiyor. Almanya birinci ve ikinci dünya savaşına girdi. Buna rağmen Almanya dünyada güçlü devletlerden biri. Almanya, Osmanlı’nın mirasına konmuş değil. Buna rağmen Almanya dünyada en güçlü ve zengin devletlerden biri, teknoloji sahibi. Biz yerimizde sayıyoruz. Almanya İkinci Dünya Savaşı’na da girdi ve mağlup oldu buna rağmen şu anda bu durumda. Biz ise İkinci Dünya Savaşı’na girmemize rağmen halen yerimizde saymaya devam ediyoruz. Çünkü birbirimizle savaşıyoruz. Bir ülkede sürekli haksızlık ve zulüm olursa, o ülkede gelişim olmaz. Bir ülkede haksızlık olursa, diktatörlük olmak zorunda. Diktatörlüğün sebebi idareciler, haksızlık yaptığı zaman diktatörce davranmak zorunda kalır. Haksızlık yaptığınızda herkesi susturmak için diktatör olmanız gerekiyor. Günah günahı doğuruyor yani. Adaletli olmak diktatörlüğe engeldir. Adaletli olan idareciler, diktatör olmak zorunda kalmazlar. Adaletli olmak bu kadar mı zor? Adaletli olursanız hem Allah sever hem de kullar sever. Diktatörlük olan bir ülkede kalkınma olmaz. 

Bizdeki geri kalmışlığın sebebi de bu. Bu ülke kurulduğundan beri baskı, baskı, baskı, darbe, darbe, darbe… Nasıl kalkınsın bu ülke. İtikâfa giriyorum, itikâfa baskı yapıyor. Sen itikâftan ne istiyorsun kardeşim. ‘Bize itaat etmeyene her türlü zorluğu çıkartırız’ diyorlar. Vallahi sadece bizim cesaretimizi artıyorsunuz, sabrımızı artıyorsunuz, tecrübemizi artırıyorsunuz. Sizin ne olduğunu anlamış oluyoruz, tanımış oluyoruz, bizi korkutamadınız, yıldıramazdınız, elinize hiçbir şey geçmedi, rezil oldunuz. Camiye baskın yapan bir iktidar gibi göründünüz, cami basan Bakan Süleyman oldunuz, tarihe böyle geçtiniz. 

 Gezi Parkı eylemleri sırasında böylesi bir olay yaşanmamasına rağmen protestocuların camiye ayakkabıyla girdiği iddiasıyla kıyametleri koparan AKP yönetiminde bugün camiye gaz bombası atılması ne anlama geliyor? Gezi Parkı eylemleri sırasında camiye ayakkabılarıyla girdiler dediler ama hiçbir fotoğraf da göstermediler. Hatta orada içki içtiklerini bile söylediler o gençlerin. Öyle bir fotoğraf, video görüntüsü ben görmedim. Onu öyle söyleyenler şimdi bunu yaptılar. Gezi Parkı eylemleri sırasında ‘Camiye ayakkabılarıyla girdiler’ dediler ama hiçbir fotoğraf da göstermediler. Hatta orada içki içtiklerini bile söylediler o gençlerin. Öyle bir fotoğraf, video görüntüsü ben görmedim. Onu öyle söyleyenler şimdi bunu yaptılar. Aslında AKP’lilerin de bu durumdan rahatsız olduğunu biliyoruz. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan rahatsız olmasaydı Antep Emniyet Müdürünü görevden alınmazdı. Antep Emniyet Müdürü’nü Süleyman Soylu mu görevden aldı? O talimatı veren zaten kendisi, ‘Gidin camileri basın, onları çıkartın’ diyen Süleyman Soylu’dur. Emekliliğini talep etmesi, asılda görevden almadır. O işin kılıfıdır. Antep Emniyet Müdürü neden bu olaydan sonra emekliliğini istesin. Bunlar ayakkabıyla camiye girmemişlerse, iftira atmayalım. Bu gençlere iftira atıyorlar. Bu adamlar ayakkabıyla girmişlerse buyurun gösterin görüntüleri. Caminin de kameraları var. Duyduğum kadarıyla caminin imamı da ‘Böyle bir olay olmamış’ demiş. ‘Ben dinimi, imanımı yıkamam, neden yalan söyleyeyim. Yalancı şahitlik mi yapacağım? Böyle bir şey görmedim’ demiş. Onları o şekilde kötü göstermek isteyen siyasiler bu olayı açıklayacaklar. Elimizde görüntüler var. Adamlar halının üzerinde geziniyorlar. Bizim camiler basıldığında da belki böyle olmuştur. O esnada ayaklarına bakamadım. Ayaklarında ayakkabı var mıydı? Ben görmedim, iftira atamam. O hengâmede bakmadım. 

Aç ve yoksulların sayısına her gün yenilerinin eklendiği, insanların intihara yöneldiği Türkiye gerçekliğinde iktidar ve çevresindekilerin kamuoyuna yansıyan gösteriş, lüks yaşam ve şatafatı konusunda ne söylemek istersiniz? Millet açken bunların lüks içinde yaşamaları, İslam bu değil. Milletin hali meydanda. Saray’da zerre kadar lüksten taviz verilmiyor, bu İslam değil. Peygamberimiz örnek alınmıyor. Kim örnek alınıyor, batılılar örnek alınıyor. Ne dedi Cumhurbaşkanı ve sözcüsü; ‘İtibarda israf olmaz’ dedi. Devleti güçlü göstermemiz için bu durum israf sayılmaz, istediğimiz kadar lüks gösterebiliriz! Bu İslam değil, bu batılıların anlayışı. Batılılar bile bu kadar değil. Gidin Almanya’ya orada bu kadar lüks göremezsiniz. Ne yollarında ne devlet dairelerinde ne de binalarında göremezsiniz. Bunlar kimi örnek alıyorlar bilmiyorum. Avrupalılar bile böyle değil. Bir şatafat bir şatafat, hanımlarının ellerinde on binlerce dolarlık çantalar, özel uçakların sayısı artırıldı, her bakanın altında bir özel uçak. Saraydaki israfın haddi hesabı yok. Hepsinin dayandığı mantık, ‘itibarda israf olmaz’. Vallahi İslam bu değil. 

 Sahabeden Ebu Zer Gıfari takvasıyla meşhurdur. Muaviye bir saray yaptırıyormuş. Muaviye, Hz. Ali ile olan savaştan sonra halkın seçimiyle değil, silah zoruyla Halife oldu ve bir saray yaptırıyor kendine. Ebu Zer el-Gıfari, oradan geçerken ‘Hey Muaviye eğer bu sarayı kendi paranla yaptırıyorsan bu israftır, milletin parasıyla yaptırıyorsan bu da ihanettir’ diyor. Bakanlıklarda, emniyette ve diğer kurumlardaki önemli pozisyonlarda bugün Menzil, İsmailağa vb. cemaatlere mensup-yakın isimler yönetici pozisyondayken, siz ve diğer cemaatlere dair bu öfkenin ve ayrımın nedeni nedir? Hükümeti destekleyenleri, hükümet de destekliyor. Hükümeti desteklemeyenleri de bu şekilde rezil etmeye çalışıyorlar. Üzerine baskı yapıyorlar sürekli. ‘Beni eleştireni ben bu hale getiririm’ gibi bir tavır içerisindeler. Vallahi ya Allah bizi seviyorsa, o zaman Allah’ın sevdiklerine bu zulmü yaptığınız için Allah’ta size bela verirse ne olacak? Biz Allah için çalışan insanlarız. Başkada bir maksadımız da yok. Rabbimizi seviyoruz, Rabbimiz de bizi seviyorsa sizde bize bu düşmanlığı yaptığınız için Allah belanızı verirse ne olacak? Bunu düşünmüyorlar. Sadece kendileri ile beraber olanları seviyorlar ve destekliyor. Yaptığımız tüm muhalefette haklı çıktık. Irak meselesinde Amerika’yı desteklemeyin, bu suça ortak olmayın dedim. Zulme ortak olmayın, haramdır. Dediğim buydu. Haklı çıkmadım mı, çıktım. Suriye meselesinde de yanlış yapıyorsunuz dedim. Haklı çıkmadım mı, Suriye ne halde şimdi. 

Bunlar kim doğru diyor ona bakmıyorlar, kim onlara oy verip, destekliyorsa ona bakıyorlar. Onları her tarafa yerleştiriyorlar. Dün Gülen camiasını bu şekilde yaptınız. Şimdi Fe-to diyorsunuz. Ondan pişman oldunuz, onları her tarafa yerleştiren sizdiniz. Şimdi tutup bunları yerleştiriyorsunuz. Sadece isim değişti ya da kadro değişti. Yarın belki bunlar hakkında da benzeri şeyler söylenecek. Cemaatler, tarikatlar devlete sızma kafasını bırakmalı. İslam’a hizmet çalışmaları, tevhidi çalışmalar yapmalı. İslami bilen kadrolar yetiştirmeli. Sürekli devlete adam yerleştirme kafasıyla hareket ediyorlar. İstihbarat onların hepsini tanıyor. Cemaatler, tarikatlar devlete sızma kafasını bırakmalı. İslam’a hizmet çalışmaları, tevhidi çalışmalar yapmalı, adam yetiştirmeli. İslami bilen kadrolar yetiştirmeli. Sürekli devlete adam yerleştirme kafasıyla hareket ediyorlar. İstihbarat onların hepsini tanıyor. Bir gün işleri bittiğinde hepsini toparlayıveriyor, işleri bitiyor. Boşuna yani o makama gelmek için her tavizi veriyor. İstihbarat hepsini tanıyor zaten işleri bittiğinde hepsini çöpe atıyorlar. Kimini hapishaneye kimini emekliye sevk ediyorlar, Khk ile şunla bunla görevden alıyorlar. Köşe kapmanın bir mana ve mantığı yok. Köşe kapmak için dininden, imanından, şahsiyetinden, ahlakından taviz veriyorsun. O da senin kaybın olmuş oluyor. Bu şekilde cemaatlerin bir yere varması mümkün değil.  

Bazı İslami cemaatlerin bugün iktidara bulaşması, içerisinde bulunulan koşullar itibariyle ne tür erozyonlara yol açtı? Şahsiyet erozyonuna sebep oluyor. Hükümetler, devletler halkına baskı yaptığı zaman şahsiyetsiz bir nesil ortaya çıkıyor. Korkar ve konuşamazlar ve o ülkede gelişmede olmaz. Hem ekonomik hem de şahsiyet erozyonuna sebebiyet verir. Nerede diktatörlük varsa, orada gelişme yoktur, gerileme vardır. Nerede diktatörlük varsa orada şahsiyetli bir toplum yoktur, korkak bir toplum vardır, doğruları konuşamayan bir toplum vardır. Tarih boyunca bu böyledir. Firavunların esareti altında kalmış İsrailoğulları asırlarca ondan dolayı şahsiyetlerini kaybetmişlerdi. Kılıca itaat ediyorlardı ama Hz. Musa’ya itaat etmiyorlardı. Firavun’a itaat edenler Musa a.s. itaat etmediler. Şahsiyetlerini kaybetmişler, kılıç yoksa itaat etmiyorlar, yalakalık yapıyorlar. Firavun’a gidiyor ispiyonculuk yapıyorlar. Şahsiyetli bir toplumun oluşması için özgür bir toplumun oluşması lazım. Özgür insanlar şahsiyetli olur. Özgür ruhlu insanlar şahsiyetli insanlar olur. Şahsiyet erozyonu görüyoruz şuanda. Yeni değil aslında AKP döneminde değil, 100 yıldır böyle. 100 yıldır sürekli baskı, baskı, baskı… Nice alimlerimiz idam edilmiş. Topluma nice mazlum insanlar üzerinde baskılar kurulmuş, zulümler yapılmış. Bedîüzzamân Said Nursi’ye yıllarca zulümler yapılmış, 18 defa hapishanede zehirlemişler, 26 yıl sürgün ve hapis hayatı. Bu ülkede sürekli baskı, neden? Çünkü halk Müslüman, devlet ise İslam devleti değil, laik. Baskı yapmazsa durduramaz. Problem bundan çıkıyor. Şimdi zulmün altında olan insanlara, kendi hakkını arayan ya da ırkının hakkını arayan insanlara çağrım şudur; Kendi hakkını arayanlar, kendi ırkının hakkını arayanlar, neden Allah’ın da hakkını aramıyorlar. Ben onları bunu düşünmeye davet ediyorum. MA / Hamdullah Kesen

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir